MEVLİT KANDİLİ
Âlemlere rahmet olarak gönderilen sevgili Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.s.) hicri 571 yılında, Rabiülevvel ayının 12 sinde, Pazartesi gecesi Arabistan’ın Mekke şehrinde dünyaya gelmiştir.
O dönemde, gerek Arabistan yarımadasında, gerekse dünyanın diğer yerlerinde, zulüm, haksızlık, soygun, vurgun, cinayet kol geziyordu. İnsanlar kendi elleriyle yaptıkları taştan, ağaçtan yonttukları putlara ilah diye tapıyorlardı. Kadın ve kız’ın toplumda hiçbir değeri yoktu. Çok evlilik, kadınlara istedikleri gibi muamele etmek, rızasını gözetmeden evlenmek ve boşanmak yaygındı. Bu sebeplerle de birisinin kız çocuğu olduğu zaman utanırdı. Toplumda o şekilde bir kültür oluşmuştu ki, kız çocuğu olanlar bu utançtan kurtulmak için, kız çocuklarını, şehrin dışında açtıkları bir çukura diri diri gömer ve böylece utançtan kurtulduğunu düşünür, toplumda da itibarlı bir kişi haline gelirdi. Kur’anı Kerimin ifadesiyle, insanlar karanlıklar içerisindeydi, dönem cahiliye dönemiydi. Hz. İsa dünyadan ayrılalı 6 asır geçmişti. Artık yeni bir kurtarıcıya, cihanın ıslahı için yeni bir Peygamberin gönderilmesine ihtiyaç vardı. Bütün ümitler, Tevrat ve İncil’de müjdelenen âhir zaman Peygamberine yönelmişti. Bütün dünya karanlıklar içinde, bir kurtarıcının gelmesini dört gözle bekliyordu.
İşte Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.s.), böyle bir zamanda dünyaya gelmişti. İnsanlık için yepyeni bir gün doğmuş, aydınlık bir devir açılmıştı. Bir fazilet güneşi ve hidâyet meş’alesi olan sevgili Peygamberimizin gönderilişi, Yüce Allah’ın bütün insanlara en büyük nimetlerinden birisidir. Bu hususta Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyurulmuştur: “İçlerinden, kendilerine Allah’ın Âyetlerini okuyan, kendilerini temizleyen, kendilerine kitap ve hikmeti öğreten bir peygamber göndermekle Allah, Mü’minlere büyük bir lütufta bulunmuştur. Halbuki onlar önceleri apaçık bir sapıklık içindeydiler.” (Al-i İmran 3/164) Kur’an-ı Kerim’in ifadesiyle O, âlemlerin Rabbinden, “âlemlere rahmet olarak gönderildi.” (Enbiya 21/107) Şairin ifadesiyle:
Âlemlere rahmet oldu gelişin.
Âsi, mücrim kullara şefaatçisin.
İsmini anmak her şeylere bedel,
Sen Ahmed-i Muhammedsin Efendim.
*** *** ****
Bahtiyarlar sana ashab oldular.
Sana ümmet olmak şeref Efendim.
Asiyim, şefaatinden ümitvarım,
Çün sahibi şefaatsin Efendim.
(Veli TOPLOĞLU)
Hz. Peygamber yirmi üç yıllık peygamberlik dönemi boyunca putperestliğin yerine tevhidi, zulmün yerine adâleti, düşmanlığın yerine kardeşliği, sürtüşmenin yerine dayanışmayı getirme gayreti içinde olmuştur. Toplumda barışın hâkim olmasını hedeflemiştir. Doğruluk, emniyet, nezaket, adalet, hoşgörü ve cömertlik gibi ahlâkî davranışlarıyla insanlara örnek olmuştur. Buna karşılık; kan dâvâsı, gasp, soygun, şiddet, intikam, kin beslemek, içki, kumar, hırsızlık, yetim malı yemek, yalan, gıybet, çekememezlik, koğuculuk gibi fert ve toplumun huzurunu bozan davranışlarla mücâdele etmiştir.
Bütün bu faaliyetlerin sonucu olarak, vahyin ışığında, mükemmel kişiliğiyle ekonomik, sosyal, kültürel ve ahlâkî alanlarda gerçekleştirdiği faaliyetler sayesinde “cahiliye” olarak nitelendirilen ve temel özellikleri; bilgisizlik, putperestlik, kabîle asabiyeti, zorbalık, zulüm, haksızlık, başıbozukluk, adaletsizlik, çocukları öldürmek, kan dâvası gibi davranışlar olan bir dönemi kapatarak, yerine barış ve huzurun hâkim olduğu yepyeni bir toplum oluşturmuştur. Bunun nasıl gerçekleştiğini Cenab-i Mevlâ şu şekilde beyan etmektedir. “O vakit Allah’tan bir rahmet ile onlara yumuşak davrandın! Şayet sen kaba, katı yürekli olsaydın, hiç şüphesiz, etrafından dağılıp giderlerdi. Şu halde onları affet; bağışlanmaları için dua et; iş hakkında onlara danış. Kararını verdiğin zaman da artık Allah’a dayanıp güven. Çünkü Allah, kendisine dayanıp güvenenleri sever.” (Al-i İmran 3/159)
Müslüman ilim adamlarından başka, yabancı fikir adamlarının da Peygamber Efendimiz (s.a.v.) hakkımda görüşleri ve sözleri vardır. Bir tanesini örnek olarak okuyucularımla paylaşmak isterim. “İnsanlık tarihinin en büyük şahsiyeti Hz. Muhammed’dir.” Amerikalı bilim adamı Prof Dr. Michael H. Hart ‘İnsanlık tarihindeki en etkili yüz kişi’ adlı kitabında ilk sırayı Hz. Muhammed’e vermiş ve “Dünyanın en etkili şahsiyetleri listesinin başına Hz. Muhammed’i seçmiş olmam bazı okurları şaşırtabilir, bazılarının soru sormasına yol açabilir. Fakat Hz. Muhammed tarihte dini ve dünyevi açılardan en üstün başarıya ulaşmış tek şahsiyettir.” demiştir.
Hz. Muhammed’in çalışkanlığını, azmini, sebat ve dava adamlığını kendimize örnek alıp hayatımızı buna göre tanzim ettiğimiz zaman huzur toplumu haline geleceğimizden kimsenin şüphesi olmasın. Bu gece (03 Şubat Cuma) idrak edeceğimiz Mevlit Kandilinin ilçemize, ilimize, ülkemize ve tüm İslam âlemine hayırlı ve mübarek olmasını yüce Mevla’dan niyaz ederim. Rabbim cümlemizi Rasulüllah’ın şefaatine nail eylesin.
Remzi PEHLİVAN
Darıca Müftüsü
İSRAF FELAKETTİR
İSRAF FELAKETTİR
Kâinatı yoktan var eden yüce Mevlâmız bu kâinata mükemmel bir nizam koymuştur. Ekolojik denge de denilen bu nizam içerisinde her canlıya yetecek kadar rızık vardır. Rızık denildiği zaman teneffüs ettiğimiz havadan, içtiğimiz suya kadar bütün nimetleri kastediyoruz. Bu nimetler geçmiş ve gelecek bütün insanların, hatta bütün canlıların ortak malıdır. Öyleyse bu nimetleri israf etmeden, dengeli bir şekilde kullanmak gerekmektedir.
Cenab-ı Mevlâ Kur’anı Kerimde “ Şüphesiz biz her şeyi bir ölçüye göre yaratmışızdır.” buyurmaktadır. (Kamer 54/49) Bu ölçünün (dengenin) bozulmaması gerektiğini de şu ayetle beyan etmektedir. “Göğü Allah yükseltti ve mîzanı (dengeyi) O koydu. Sakın dengeyi bozmayın.” (Rahman 55/7-8)
Yüce Rabbimiz kâinatta bir denge olduğunu, bu dengeye müdahale edilir ve denge bozulursa bir takım sıkıntılar olabileceğini beyan ettiği halde, biz insanlar maalesef kendi elimizle bu dengeyi bozuyoruz ve adeta sonumuzu hazırlıyoruz. Sanayileşmenin sonucu olarak atmosfere salınan zehirli gazlar, çevre kirliliği ve buna benzer doğaya zarar veren davranışlar neticesinde bazı canlı türleri yok olma tehlikesi ile karşı karşıya kalmış, kuzey kutbundaki buzullar erimeye başlamış, küresel ısınma, içme suyunun azalması vb. gibi tüm canlıları tehdit eden tehlikeler ortaya çıkmıştır.
Yapılan araştırmalara göre, içinde bulunduğumuz yüz yılın sonunda buzulların eriyerek tamamen yok olacağı tahmin edilmektedir. Bu ve bunun gibi köklü değişimler neticesinde dünyamızı bir takım tehlikeler beklemektedir. Ülkemizde elbette bundan etkilenecektir.
Ülkemiz ile ilgili yapılan tahminlerden bazıları ise şunlardır. Küresel ısınma sürecinde Türkiye’de güneyde kuraklık, kuzeyde ise aşırı yağış ve sel felaketlerinin olacağı tahmin edilmektedir. Göller, nehirler ve su kaynakları kurumaya başlamış ve yüzde elli azalmıştır. Su açısından Türkiye dünyada kırk beşinci sıradadır. Yani ülkemiz maalesef su zengini ülkeler arasında değildir. Su zengini ülkelerde kişi başına düşen su miktarı 10.000m³ iken, Türkiye’de bu rakam maalesef 1,570m³ tür.
Susuz bir hayat düşünülemez. Zira Cenab-ı Hak her şeyi sudan yarattığını beyan etmektedir. “İnkâr edenler, göklerle yer bitişik bir halde iken bizim, onları birbirinden kopardığımızı ve her canlı şeyi sudan yarattığımızı görüp düşünmediler mi? Yine de inanmazlar mı?” (Enbiya 21/30)
Bu şekilde israf devam eder ve nimetin kıymeti bilinmezse ileride su konusunda sıkıntıya düşüleceği aşikârdır. Ecdadımızın orta Asya’dan susuzluk ve kuraklık yüzünden göç ettikleri malumdur. Cenab-ı Mevla israfın her türlüsünü yasaklamıştır. (En’am 6/141, A’raf 7/031) Yaşamak için varlığına muhtaç olduğumuz suyu da israf etmemeliyiz. Yüce Rabbimiz mülk suresinin son ayetinde suyun önemine işaret ederek şöyle buyurmaktadır. “De ki: Suyunuz yere batarsa, söyleyin, size kim temiz bir su kaynağı getirebilir?” (Mülk 67/30)
İnsanlar çoğu zaman ben merkezli düşünmektedir. Her şeyi kendine göre hesap etmektedir. Bir musluktan su damlasa ne olur ki…? diye düşünebilmektedir. Oysa “damlaya damlaya göl olur, damlacıktan sel olur” denilmiştir. Üstelik bir çok kişinin aynı şekilde düşündüğünü kabul edersek, boşa akan sular göller oluşturacaktır.
Sadece su değil tabi ki bütün nimetler için aynı şey geçerlidir. İsraf edilen en büyük nimetlerden birisi de ekmektir. Bir sürü emek ve alın teri ile önümüze gelen ekmeği israf etmemeliyiz. Açlıkla mücadele eden, bir parça ekmek bulamadığı için açlıktan ölen insanların olduğunu unutmamak gerekmektedir. Öyle zannediyorum ki çöpe atılan ekmek değerlendirilerek açlık çeken ülkelere gönderilse, kimse açlıktan ölmeyecektir.
Yine güneş enerjisi rüzgar enerjisi ve diğer enerji kaynakları da istifade edilebilecek enerji kaynaklarımızdandır. Akarsularımızdan yeteri kadar istifade edemiyoruz. Boşuna akarak, hatta topraklarımızı erozyon neticesi taşıdığı için zarar vererek akıp gitmektedir. Güneş ve rüzgar enerjilerinden de istenilen düzeyde istifade ettiğimiz söylenemez. Gençlerimizin enerjisini de faydalı yollarda kullanmak suretiyle onlardan istifade etmeliyiz.
Bir milletin kalkınması ve gelişmesi enerji kaynaklarını verimli bir şekilde kullanmasına bağlıdır. İslam bize çalışmayı tavsiye etmektedir. Çalışıp kalkınmalı, hem dünyamız hem de ahiretimiz için çalışmalıyız. Bu konuda Yüce Rabbimiz şöyle buyurmaktadır: “Allah’ın sana verdiğinden (O’nun yolunda harcayarak) ahiret yurdunu iste; ama dünyadan da nasibini unutma. Allah sana ihsan ettiği gibi, sen de (insanlara) iyilik et. Yeryüzünde bozgunculuğu arzulama. Şüphesiz ki Allah, bozguncuları sevmez.” (Kasas 28/77)
Netice olarak söylemek gerekirse, hem kendimiz için, hem de ülkemiz için planlı programlı bir şekilde çalışmalı, enerji kaynaklarımızdan azami derecede istifade etmenin yollarını bulmalı, mevcut enerji kaynaklarını en verimli bir şekilde kullanmalı, enerji israfından sakınmalıyız. Unutmamalıyız ki mevcut enerji kaynaklarında, kıyamete kadar dünyaya gelecek herkesin hakkı vardır. Öyleyse onlara, yani gelecek nesle, yani çocuklarımıza ve torunlarımıza daha güzel ve yaşanabilir bir çevre bırakmak bizim görevimizdir.
Remzi PEHLİVAN
Darıca Müftüsü
DİYANET İŞLERİ BAŞKANLIĞI 2012 YILI MUHTEMEL SINAV TAKVİMİ
GÜNAH VE CEZA
İnsan Yüce Allahın yarattığı en değerli varlıktır. Buna rağmen yaratılışı gereği günah işlemeye de, sevap işlemeye de meyillidir. İnsanın fıtratı Allahın emirlerine uymaya, sevap işlemeye daha fazla yatkındır. Ancak fıtrattan ayrıldığı, değişik yollara daldığı zaman Allahın emrine karşı gelmiş, günah işlemiş olur. Allahın emrine uygun hareket edip ibadetle hayatını devam ettiren kişinin gideceği yer cennet olduğu gibi, nefsine uyan, cenabı Allahın emirlerine karşı gelen kişi de yaptığının cezasını görecektir.
Bu dünya bir imtihan yeridir. Yapılan hiçbir iyilik karşılıksız bırakılmaz, hiçbir kötülükte karşılıksız bırakılmaz. Cenabı Mevla Kur’anı Kerimde şöyle buyurmaktadır. “Kim zerre kadar iyilik yapmışsa onu görür. Kim de zerre miktarı hayır yapmışsa o da onu görür.” [1]
Cenabı Allah herkese akıl vermiş, irade vermiştir. İnsan aklıyla düşünür, iradesiyle seçer ve kararını verir. Dolayısıyla insan iyiliği de, kötülüğü de kendi iradesiyle yaptığından dolayı sorumludur. Zaten kişi irade dışı, zorlamayla ya da unutarak yapılan şeylerden mesul değildir. Bir de aklı olmayan kişilerde sorumluluk yoktur. Cenabı Allah o kişilere akıl vermediği için sorumlu da tutmamaktadır. Bunun dışında herkes yaptığı şeylerden sorumlu olacaktır. Ve yaptığı şeylerden sadece kendisi sorumlu olacaktır. Yani kimse bir başkasının yapıp ettiklerinden sorumlu olamayacaktır. Konu ile ilgili Ayeti Kerime şöyledir. “Ey İnsanlar! Rabbinize karşı gelmekten sakının. Ne babanın evlâdı, ne evlâdın babası nâmına bir şey ödeyemeyeceği günden çekinin. Bilin ki, Allah’ın verdiği söz gerçektir. Sakın dünya hayatı sizi aldatmazsın ve şeytan, Allah’ın affına güvendirerek sizi kandırmasın.” [2]
Ancak anne-baba evladından sorumludur. Onlara dinini öğretmedi ise, öğrenmek için imkânlar hazırlamadı ise bundan sorumlu tutulur. Kuranı Kerimde bu konuda şöyle buyurulmaktadır. “Ey inananlar! Kendinizi ve ailenizi, yakıtı insanlar ve taşlar olan ateşten koruyun. Onun başında, acımasız, güçlü, Allah’ın kendilerine buyurduğuna karşı gelmeyen ve emredildiklerini yapan melekler vardır.” [3] Ancak anne-baba gerekli dini eğitimi vermiş, dinini öğrenmesi için imkânlar hazırlamış ancak evlat öğrendiğini yapmıyorsa o zaman başka. Anne-baba görevini yapmış sorumluluktan kurtulmuştur, artık sorumluluk evladın üzerindedir.
Evet, Ayeti Kerimelerde de görüldüğü gibi kimse kimsenin günahını yüklenmez, cezasını çekmez. Yani günahta cezada ferdîdir. O günahın muhatabı o günahı işleyen kişidir. Dinimize göre bu böyledir. Dinimizde aslî günah diye bir kavram da yoktur. Bu kavram Hıristiyanlara aittir. Onlara göre, Hz. Âdem cennette yasaklanmış meyveden yemek suretiyle günah işlemiş ve ondan sonra gelen bütün insanlar onun soyundan geldikleri için günahkâr olarak doğmaktadırlar. Hz. İsa’nın da insanları bu asli günahtan kurtarmak için çarmıha gerildiğine inanmaktadırlar. Tabi ki bu hem dinen, hem de mantıken yanlış bir itikattır.
Bir defa Peygamberler günah işlemezler. Bütün Peygamberler de İsmet sıfatı vardır. Yani bütün Peygamberler masumdurlar. Allah Teâlâ onları günah işlemekten korumuştur. Peygamberler ancak ‘zelle’ denilen küçük hatalar yapabilirler. Hz. Âdemin yapmış olduğu hata kendisini bağlar, çocukları onun hatasından sorumlu tutulamazlar. Dolayısıyla onun çocukları olan bütün insanların günahkâr olarak dünyaya gelmesi diye bir şey mevzu bahis değildir. Hatta bizim inancımıza göre bütün çocuklar İslam fıtratı üzere doğarlar. Anne-babası onu kendi dinine göre yetiştirerek şekillendirir, Yahudileştirir, Hıristiyanlaştırır ya da ateşperest olur. [4]
Şunu bir daha vurgulamak gerekir ki, insan günahsız, tertemiz olarak, İslam fıtratı üzere dünyaya gelir. Anne-babasının ve çevresinin telkinleriyle maddi-manevi hayatı şekillenir ve kişi yapmış olduğu işlerden ve amellerden sorumludur. Yaptığı iyiliklerin de, kötülüklerin de karşılığını mutlaka görecektir. Ve sadece kendi yaptıklarından sorumlu olacak ve hesaba çekilecektir. Cenabı Allah bizleri hesabını veremeyeceğimiz işleri yapmaktan muhafaza eylesin.
Remzi PEHLİVAN
Darıca Müftüsü
[1] -Zilzal 99/7-8
[2] -Lokman 31/33
[3] -Tahrim 66/6
[4] -Buhari H.No:1385, Ebu Davud H.No:4716
KONFERANSA DAVET
Darıca Müftülüğü ve Aile İrşad Bürosunun ortaklaşa düzenlediği “Harem ve Hürrem Sultan” konulu konferansa tüm Darıcalılar davetlidir. Konferans detay bilgileri şöyledir:
KONFERANSA DAVET
KONU
Harem ve Hürrem Sultan
KONUŞMACI
Tarihçi-Yazar Can ALPGÜVENÇ
TARİH
20 Aralık 2011 Salı
SAAT
13:00
YER
Darıca Müftülüğü Konferans Salonu
ADRES
Bağlarbaşı Mah. Ali Arıcan Cad. No: 49 DARICA
İRT. TEL.
0262 745 55 02
VAAZ EDEBİLECEK PERSONELE YÖNELİK SEMİNER BAŞLIYOR
Darıca Müftülüğü tarafından, Diyanet İşleri Başkanlığının başlattığı yüz yüze vaaz programı çerçevesinde, imamlara vaaz semineri verilecektir.
İlçe Müftülüğü personelinden bu işe gönül verenlere, İlçe Müftüsü Sn. Remzi PEHLİVAN ve Çayırova Vaizi Sn. Murat AKÇAY vaaz semineri vereceklerdir.
Vaaz seminerinin 12-29.12.2011 tarih ve 08.00-11.45 saat aralığında yapılması planlanmaktadır.
Diyanet İşleri Başkanlığı yurt genelinde yaygınlaştırmaya çalıştığı vaaz seminerleriyle merkezi vaaz sisteminden yerinden vaaz sistemine geçmeyi hedefliyor.
Hedeflenen bu amaca ulaşmada tüm din gönüllüsü meslektaşlarımıza muvaffakiyetler diliyoruz.
ADAY KUR’AN KURSU ÖĞRETİCİLERİ TEMEL EĞİTİME ALINDI
Darıca Müftülüğü aday Kur’an kursu öğreticilerine yönelik Temel Eğitim Kursu düzenlemektedir.
Düzenlenen Temel Eğitim Kursu; 05.12.2011 tarihinde başlayıp 16.12.2011 tarihinde sona erecektir.
13.30-17-55 saatlerinde yapılacak olan temel eğitim kursunda eğitmen olarak Darıca Müftüsü Sn. Remzi PEHLİVAN ve İlçe Vaizesi Sn. Serap TELEK görev yapacaklardır.
Aday Kur’an kursu öğreticilerimize başarılar diler kursun verimli geçmesini temenni ederiz.
HACCIN ÖNEMİ
Malum olduğu üzere İslam beş temel üzerine bina edilmiştir. Nasıl ki binalar temeller üzerine yapılırsa, İslam da bu şekilde beş temel üzerine inşa edilmiştir. Bunlar; Kelime-i Şahadet getirmek, Namaz kılmak, Oruç tutmak, Hacca gitmek ve Zekât vermektir.
Bunu Peygamber Efendimiz Hadis-i Şeriflerinde şu şekilde açıklamaktadır. “İslam beş temel üzerine bina edilmiştir. Allahtan başka ilah olmadığına ve Hz. Muhammed’in Allahın elçisi olduğuna inanmak, namazı kılmak, zekâtı vermek, hacca gitmek ve ramazan orucu tutmaktır.”
Bu ibadetlerden ilk üçü, yani Kelime-i Şahadet, Namaz ve Oruç beden ile yapılan ibadetlerdir. Yani vücudu sağlam, sağlıklı olan herkes bu ibadetleri yapmakla görevlidir. Zekât ibadeti ise mali bir ibadettir. Yani malı olan, zengin olan insanlar, zekâta tabi olan mallarının kırkta birini, kameri yıl sonunda fakirlere verirler. Hac ibadeti ise hem mali hem de bedeni bir ibadettir. Yani hac ibadetinin bir insana farz olması için, hem vücut olarak sağlıklı olması, hem de zengin olması gerekir. Bunun sebebi, Hac ibadetinin zor bir ibadet olması, o nisbette de büyük bir ibadet olmasından kaynaklanmaktadır. Hacca gitmek için, zengin olmak yeterli değildir. Hac ibadetinde bazı menâsikin (menâsik, hacda yapılan ibadetler demektir) yürüyerek yapılması gerektiğinden, hacca gidecek olanların, sağlıklı iken, genç iken gitmeleri gerekmektedir ki, yürüyerek yapılması gereken tavaf, sa’y gibi menasiki rahat bir şekilde yapabilsinler.
Peygamber Efendimiz Haccı eda etme konusunda acele edilmesi gerektiğini belirterek şöyle buyurmaktadır. “Hacca gitmek isteyen acele etsin çünkü hastalık olabilir, bir ihtiyaç çıkabilir ya da gidiş imkânları yok olabilir.”
Haccı emreden Ayeti Kerimelerde cenabı Allah şöyle buyurmaktadır: “Şüphesiz, âlemlere bereket ve hidayet kaynağı olarak insanlar için kurulan ilk ev (mâbet), Mekke’deki (Kâbe)dir. Orada apaçık nişâneler, (ayrıca) İbrahim’in makamı vardır. Oraya giren emniyette olur. Yoluna gücü yetenlerin o evi haccetmesi, Allah’ın insanlar üzerinde bir hakkıdır. Kim inkâr ederse bilmelidir ki, Allah bütün âlemlerden müstağnîdir.”
Hacca gitmek isteyen insanların, helal kazanç temin etmeleri gerekmektedir. Zaten Müslüman’ın kazancı helal olur. Hacca gitmeden önce, dargın olduğu insanlar varsa onlarla barışması gerekir. Ve yine müslüman bir kimsenin din kardeşine üç günden fazla dargın durması helal olmaz. Ayrıca eş-dost, hısım-akraba ve üzerinde hakkı olabilecek insanlarla helalleşmesi gerekir.
Hac ibadeti günahları ortadan kaldıran, temizleyen, insanı anasından doğduğu günkü gibi tertemiz yapan bir ibadettir. Bunu Allah Rasulü Hz. Muhammed Mustafa (sav) haber vermektedir. O şöyle buyurmaktadır: “Kim Allah için hacceder, haccını eda ederken Allah’ın yasakladığı çirkin işlerden ve insanları incitmekten uzak durursa o kimse (kul hakkı hariç) anasından doğduğu günkü gibi tertemiz bir şekilde memleketine döner.”
Değerli okuyucular, hac ibadeti insanların kalabalık olduğu mekânlarda yapılmaktadır. Normalde nüfusu beşyüzbin civarında olan bir şehre (Mekke’ye) aniden beş milyona yakın insan gitmekte ve muazzam bir kalabalık oluşmaktadır. Öyle ki o geniş mekânlarda zaman zaman izdihamlar olmaktadır. Tarihi şanla, şerefle, adalet, vakar ve haysiyetle dolu olan ve en önemlisi asırlarca İslam’ın bayraktarlığını yapmış bir neslin evlatları olarak bizlerin, dünyanın dört bir yanından gelen müslümanlara hareketlerimizle, tavırlarımızla, ağır başlılığımızla kısacası her halimizle örnek olmamız gerekmektedir.
Her yönden ecdada yakışan insanlar olarak ve bütün dünya Müslümanlarına örnek olacak hac ibadeti ifa etmek dilek ve temennisiyle, Cenabı Allah bütün hacılarımızın haccını mebrur eylesin.
Remzi PEHLİVAN
Darıca Müftüsü
FATİH KESKİN HOCAMIZ DUA BEKLİYOR
Darıca Piri Reis Camii İmam Hatibi Fatih KESKİN hocamız mide rahatsızlığından dolayı İstanbul Maltepe Özel Sema Hastanesinde yatmaktadır. Hastalığının ciddi olduğunu ve uzun süreç gerektirdiğini söyleyen doktorları hastanın ziyarete uygun olmadığını birinci derece yakınlarının dışındakilerin ziyaret etmemelerinin hastanın sağlığı bakımından gerekli olduğu hususunda uyarıda bulanmaktadırlar.
Hocamız için tüm meslekdaşlarımızı ve siteyi ziyaret eden tüm din kardeşlerimizi duaya davet ediyoruz. Hocamız henüz hayatının baharında, evli ve iki çocuk babasıdır. Hastalığı da şifayı da veren Rabbimizden hocamızı ailesine ve sevdiklerine bağışlamasını diliyor kıymetli meslekdaşımız için acil şifalar niyaz ediyoruz.
ZEKAT VE SADAKA-İ FITIR
İslam’ın beş esasından birisi olan zekat sözlükte artma, çoğalma, temizlik, bereket, iyi hal ve övgü gibi anlamlara gelmektedir. Dini bir terim olarak ise, belirli bir malın belirli bir kısmının Allah rızası için dinin belirlediği kişilere verilmesi demektir.
Para, altın, gümüş, ticaret malları ve hayvanlardan verilmesi gereken meblağa zekat denildiği gibi, araziden elde edilen mahsulden verilmesi gereken meblağa ise öşür denilmek-tedir ki o da arazi mahsulünün zekatıdır.
Zekat H. 2. senede farz kılınmıştır. Farziyeti kitap, sünnet ve icma ile sabittir. Zekatın farz olması için; kişinin akil baliğ olması, Müslüman ve hür olması, malın nisap miktarına ulaşmış olması, kişinin elinde ve tasarrufunda olması, hakikaten yada hükmen artıcı olması, havli havelan yani malın üzerinden bir kameri yılın geçmiş olması gerekmektedir. Arazi mahsulünün zekatı olan öşürde ise havli havelan (üzerinden bir yıl geçmesi) şart değildir.
Nisap miktarı 20 miskal (80.18 gr) altın, 200 dirhem (561 gr) gümüştür. Yani borcundan ve asli ihtiyaçlarından fazla olarak nisap miktarı malı olan kişiye bu malın üzerinden bir kameri yıl geçince zekat vermesi farz olur. Sadaka-i fıtrın gizli, zekatın ise gösteriş ve başa kakma gibi bir durum olmamak şartıyla, teşvik amaçlı olarak açıktan verilmesi daha uygundur.
Zekatla sadaka-i fıtrın nisabı aynıdır. Ancak sadaka-i fıtırda malın artıcı olması ve üzerinden bir yıl geçme şartı yoktur. Sadaka-i fıtıra fitre de denilir ki Ramazan bayramı günü verilmesi vacip olan bir ibadettir. Zekatta altının, fitrede ise gümüşün esas alınmasının daha isabetli olacağını söyleyenlerde olmuştur.
Zekata tabi olan mallardan kırkta bir oranında zekat verilmesi gerekmektedir. Arazi mahsulünü zekatı olan öşrün ise masraflar çıkartıldıktan sonra kalan maldan onda bir olarak fakire verilmesi gerekmektedir.
Zekat ile ilgili olarak Kur’anı Kerimde “Onların mallarından sadaka(zekat) al; bununla onları (günahlardan) temizlersin, onları arıtıp yüceltirsin. Ve onlar için dua et. Çünkü senin duan onlar için sükûnettir (onları yatıştırır). Allah işitendir, bilendir.” [1] buyurulmakta ve yine “Namazınızı kılın, zekatınızı verin, Allah’ın Rasulüne itaat edin, umulur ki bunları yapmak suretiyle merhamet olunursunuz”.[2] buyurulmaktadır.
Zekat emri önemine binaen Kur’anı Kerimde en çok tekrar edilen emirlerdendir. Bir çok yerde ise namazla birlikte zikredilmiştir ki bunun pek çok hikmetleri vardır. Namaz ile zekatın arasını ayırmak yani namazı kılıp zekatı vermemek mümkün değildir. Hz. Ebubekir halifeliği döneminde zekat vermek istemeyen kişi ve toplulukları mürtet (dinden çıkmış) kabul etmiş ve onlara karşı savaş ilan etmiştir.
İbadetler yüce Allahın emrettiği ve Peygamber Efendimizin bizlere gösterdiği ve anlattığı şekilde yerine getirilir. Zekatın ve sadaka-i fıtrın nerelere verileceği de Kur’anı Kerimde beyan edilmektedir ve şu şekilde sıralanmıştır. “Zekatlar; Allah’tan bir farz olarak yoksullara, düşkünlere, onu toplayan memurlara, kalpleri Müslümanlığa ısındırılacaklara verilir; kölelerin, borçluların, Allah yolunda olanların ve yolda kalanların uğrunda sarf edilir. Allah bilendir, hakimdir”.[3] Öyleyse zekatın ve sadakanın bu belirtilen yerlerin dışında başka bir yere verilmesi mümkün değildir.
Zekat ve sadakanın dağıtılmasında önceliğin yakınlara verilmesi gerekmektedir. Kişi bakmakla yükümlü olduğu usül ve füruuna yani anne-baba, nene-dede gibi büyüklerine ve oğlu-kızı ve bunların çocukları olan torunlarına ve eşine zekat ve sadaka veremez. Bunlardan başka Gayri Müslimlere yani Müslüman olmayanlara da zekat verilmez. Bunların dışında fakir iseler kardeşlere, onların çocuklarına, amca, dayı, hala gibi yakınlardan başlamak üzere zekat ve sadakaların verilmesi gerekmektedir. Yakın akrabadan sonra ise yakından başlamak üzere komşuların da unutulmaması gerekir.
Zekat, geçici olan malı, kalıcı yapmanın en güzel yoludur. Kişinin dünyada elde ettiği malların tamamı, ya harcanıp yok olacak veya mirasçılarına kalacaktır. Yalnız, Allâh yolunda harcadıkları zayi olmayacak; bu dünyada kalmayıp ebedî olacaktır. Nitekim Sevgili Peygam-berimiz, “İnsanoğlu ‘malım, malım’ der durur. Halbuki senin malın; sadece yiyip tükettiğin veya giyip eskittiğin, ya da sadaka olarak verip kalıcı yaptığındır”[4] buyurmuştur.
Zekat birlik, beraberlik ve kardeşliği pekiştirdiği gibi kişiyi cimrilik hastalığından da korur. “Zekatı veren, misafiri ağırlayan ve sıkıntı zamanında veren nefsinin cimriliğinden kurtulmuştur” [5] buyurmuştur. Nefsin cimriliğinden kurtulanların ise gerçek kurtuluşa erecekleri müjdelenmektedir. “Daha önceden Medine’yi yurt edinmiş ve gönüllerine imanı yerleştirmiş olan kimseler, kendilerine göç edip gelenleri severler ve onlara verilenlerden dolayı içlerinde bir rahatsızlık hissetmezler. Kendileri zaruret içinde bulunsalar bile onları kendilerine tercih ederler. Kim nefsinin cimriliğinden korunursa, işte onlar kurtuluşa erenlerdir”.[6]
Yüce Mevlam cümlemize hayırlı mallar versin. Verdiği malın zekatını ve öşrünü vermeyi, verilen zekat sadaka ve öşürlerle toplumda birlik, beraberlik, huzur ve toplumsal barışın sağlanmasını nasip eylesin.
Remzi PEHLİVAN
Darıca Müftüsü
[1] -Tevbe Suresi 9/103
[2] -Nur Suresi 24/56
[3] -Tevbe Suresi 9/60
[4] -Tirmizi Tefsirül Kur’an 89, V. 447
[5] -Taberânî, Mu’cemu’l-Kebir, “خ” harfi, IV, 188.
[6] -Haşr Suresi 59/9




